Robinson Crusoe – Daniel Defoe

Dayanamayacağım ve sonda söylemem gereken şeyi en baştan söyleyeceğim: Robinson Crusoe tam bir hıyar. Kitabı yazıldığı döneme göre değerlendirmek gerekiyor olabilir ancak bunu yapmakta zorlanıyorum. Bu kadar ırkçı, vicdansız, dünyaya at gözlüğüyle bakan karakter zor bulursunuz. Neredeyse cinsiyetçi bile değil diyeceğim, çünkü herhangi bir kadın lafı geçmiyor. Öylesine erkek romanı, öylesine gözü kör. Daniel Defoe, Robinson Crusoe’u 1719’da yayımlamış olmasa, daha neler diyeceğim ama şu geçen 296 yılın hatırı var.

Klasikleri okumak genelde bana mutluluk veriyor, yüzyılların bilgeliğini hissediyorum. İnsan tabiatını çözmüş dedeler yıllar önceden bana sesleniyor da, güzel öyküler anlatıyor, dersler veriyor diye düşünüyorum. Ancak Robinson için bunu söyleyemedim, çünkü fazlasıyla didaktik. Bu kitapta bilge bir dede yok, gururlu ve kendini beğenmiş bir Hıristiyan var.

Sıradan okuyucu için oldukça sıkıcı. Ancak tarih, edebiyat gibi alanlarda kendinizi geliştiriyorsanız bir anlamı var. Bireyci, iktisadi açıdan incelenince ilginç bulunabilecek noktaları var. İlk İngilizce romanlardan birini okumuş olacaksınız. Sömürgecilik, dönemin İngilizlerinin dünyaya bakışı, kendilerini sütten çıkmış ak kaşık sanıp da tüm katliamları İspanyolların üzerine atıyor olmaları, hele kölecilikle ilgili vicdani rahatlamaları bol bol yer alıyor. Merakıma yenilmesem ve okumasam da olurmuş, nitekim yıllardır bu kitabın pek çok farklı uyarlamasını görmüştüm ve öyküyü az çok biliyordum.

Beklentimden farklı olarak Robinson, adada kaldığı dönem içinde bunalmıyor. Protestan ahlakına uygun bir şekilde kendisini çalışmaya veriyor. Ufak iç hesaplaşmaları onu Tanrı inancına itiyor. Adada mutlu, hani neredeyse bıraksanız orada ölecek. Dile kolay 28 yıl yaşıyor adada. Oysa ben kitaptan bunaltıcı bir atmosfer, Tanrı’ya bol bol isyan eden bir karakter, bir an önce adadan kaçmaya çalışan bir adam aramıştım. Cuma ile karşılaşınca her ne kadar sömürgeci mantığıyla ona üstünlük kursa da, biraz vicdanı vardır ve onunla dostluk kurar diye düşünmüştüm. Fakat Robinson’un dostluktan tek anladığı teslimiyet ve kölelik. Cuma’yla iletişim kurar kurmaz ondan kendisine “Efendi” demesini istiyor, hemen arkasından emirlerini daha kolay yerine getirebilmesi için “evet/hayır” sözlerini öğretiyor. Nefret ettim Robinson’dan, nefret…

Notlar:

  • Bu kitabı Yaz Okuma Şenliği kapsamında okudum.  336 sayfa, 10 puan yazıyorum haneme. (İş Bankası Kültür Yayınları / Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi)
  • Küçükken Michel Tournier ‘dan Cuma ya da Yaban Yaşam isimli bir kitap okumuştum. Doğan Kardeş İlkgençlik Kitaplığından. Şu anda baskısı yok, ancak sahaflardan belki bulabilirsiniz. bu kitabın bende çok güzel anıları var.  Robinson’un varlığını bu kitapla öğrenmiştim. Hafızamı yokluyorum, kitabın neler dediğini hatırlayamıyorum. Ancak Cuma’nın gözünden olduğunu çıkarabiliyorum. Kitaplığımda bulabilirsem tekrar okuyacağım.
  • “Gerçek Robinson”  Alexander Selkirk isimli biri. Bu kişi 4 yıl boyunca bir adada mahsur kalmış. Bazı kaynaklarda Daniel Defoe, Selkirk’le röportaj yaptı, onun hikayesinden etkilendi denilse de, kesin olarak bu kişiden etkilenip etkilenmediğini bulamadım.
  • Bir diğer esinlenme meselesi de İslam filozofu İbn-i Tufeyl’in Hayy bin Yakzan isimli kitabı. Bu kitapta “Allah’ın varlığına akılla ulaşan münzevilerin hikayesi” söz konusu.
  • John Maxwell Coetzee de bir kadının bakışından Foe isimli kitabı yazmış, hikaye aynı. Türkçesi “Düşman” olan bu romanı okumak için sabırsızlanıyorum. Çünkü Robinson ve Cuma’nın hikayesinde kadın bakış açısı eksik kalıyor.
  • Okurken en çok kitapta sansür olup olmadığını merak ettim, çünkü Robinson tarımdan, baruttan, keçi yetiştirmekten büyük keyif alıyor. Medeniyeti de özlemiyor. Bari kadınları özleseydi… O da yok. Tabii 1719’da “Robinson karşı cinsle ilişki kuramayınca keçisiyle veya Cuma ile cinsellik yaşadı” diye roman yazamazlardı sanırım.