Havva’nın Üç Kızı – Elif Şafak

Ne zamandır böyle boş ve kafası karışık bir kitap okumamıştım. Elif Şafak’ın röportajlarından, önceki romanlarından, hayat hikayesinden, aklıma gelen her şeyinden ayrı tutup, önyargısızca okumaya çalıştım Havva’nın Üç Kızı’nı. Sanki ben önyargısız yaklaşmaya çalıştıkça daha da kötüleşti.

Nerden başlasam nasıl anlatsam? Karikatürize karakterler, dizi senaryosu gibi bir metin, “Biz eskiden daha hoşgörülüydük” tarzı bir toplum analizi, aslında üç kız beklerken bir kızla karşılaşmamız ve ne yaptığı belli olmayan ana karakter Peri.

Herhalde Elif Şafak’a bir dost ortamında “Türkiye’de hem başörtülüler, hem de içki içenler nasıl arkadaş olabiliyor?” diye sormuşlar. O da memleketimizin arada kalmışlığını iyi eğitimli bir genç kadın üzerinden anlatan bir roman yazmak istemiş. Fakat olmamış. Bu kadar çok konuyu ders verir gibi sıralayınca olmuyor işte. Kitap bittiğinde akıllarda bir sürü soru cevapsızca kalakalıyor.

Kitabın tanıtımında yine bir yanlış yönlendirme var. “Şirin, Mona ve Peri… Günahkâr, İnanan ve Şaşkın. Münkir, Mümin ve Mütereddit… Böylesine farklı üç genç kadın nasıl bir araya gelebilir? Arkadaş olabilirler mi sahi? Hatta kız kardeş?” Kitabın ismini ve bu tanıtımı görünce, bu üç karakteri de tanıyacağımızı,  onların dostluklarına tanık olacağımızı sanıyoruz. Oysa böyle olmuyor. Şirin ve Mona stereotip karakterler olarak konuda yerlerini almış, Peri ile ilişkileri ise “tanıdık” seviyesinde kalmış. Kız kardeşlik hissedilmiyor. Hele romanın günümüzde geçen kısımlarında insanın gözünün önüne Boğaz’daki yalılarda çekilmiş diziler geliyor. Peri’nin eşi rolünde Özcan Deniz’i görebiliriz bence?!

Elif Şafak’ın diliyle ilgili eleştirilere “Ama önce İngilizce yazıp, sonra Türkçe’ye çeviriyormuş” şeklinde cevap verildiğini biliyorum. Fakat bu benim için bir Türk’ün şaşırdığında “Aman Tanrım” demesi için bir özür değil. Böyle bir kullanımı ancak 3 yaşında sürekli dublajlı Amerikan çizgi filmi izleyen bir çocuk yapar ki onu da hemen ailesi uyarır; biz Aman Tanrım demeyiz ki… Bunun gibi göze tuhaf gelen sözler cümleler roman “iyi” olsa kaybolup giderdi belki fakat hayır, insanı sinirlendirmeye devam ediyor.

Olabilecek ne kadar bilindik tipleme varsa sırayla okuyoruz: Dindar bir anne, laik ve rakıcı bir baba, solculuktan işkence gören abi, ülkücü olan namus savunucusu abi, karizmatik ve aşık olunası öğretmen, hafifmeşrep havası olan zengin kız arkadaş, aktivist ve namuslu kız arkadaş, geçmişi bilerek “ne olursan ol gel” diyen yaşlıca zengin koca… Ve daha birçokları… Yazamayacağım kadar çok “tipleme” var.

Notlar:

  • Bu tip romanların “market romanı” olarak sınıflandırılıp aşağılar bir tondan konuşulmasından pek hoşlanmasam da Elif Şafak bizi bu tanımlamaya mecbur bırakıyor. Ne yazık ki benzincide okuyacak başka şey bulamazsak alacağımız ve okurken sürekli söyleneceğimiz bir roman olmuş.
  • Ayşe Arman’ın yaptığı röportajdan ufacık bir kısım koyuyorum aşağıya. Bu tip söylemler insanlarda saygı uyandırmaz, insanı dalga geçmeye iter. Bırakın bu büyük büyük lafları. Ve tabii bırakın yayınevi ile aynı gruptaki gazetelerde böyle röportajlar vermeyi.